Powered By Blogger

29 Haziran 2013 Cumartesi

FEMİNİZM ve SANAT

FEMİNİZM ve SANAT

Kadın ve Sanat
İnsanlığın en eski tanrı ifadelerinden biri “Ana Tanrıça”dır. Dişil tanrılara inanıldığı dönemlerin başından itibaren tanrıça bolluk, bereket, doğurganlık, soyun devamı, yaşam, ölüm ve tüm canlı yaşamın bünyesinde toplandığı bir kavramdı. Anaerkillik yerleşik hayata geçişle beraber ortaya çıkmıştır. Çünkü avcılıktan tarıma geçilmiş ve bu beslenme yolunu çözüme kavuşturan kadın ise toplum düzeninde egemenliği eline almıştır. Anaerkil dönemde toprak ve onunla uğraşan kadın kavramı bütünleştirilmiştir. Toprak kadının doğurma özelliğiyle ilişkilendirilerek yeryüzündeki tüm hayatın kaynağı olarak görülmüştür. Kadın, soyun devamını sağlayan, yaratan, yaşam veren, besleyen, çoğaltan ve büyütendir. Bazı araştırmacılara göre o dönemde erkek milleti av ya da savaş peşinde oldukları için çanağı, çömleği yapan, toprakla uğraşan kadınlar, bereketi, doğurganlığı, çoğalmayı simgeleyen heykelleri de yapmışlardır. Çünkü bu dönemde yapılan heykelcikler doğurganlık özelliklerinin vurgulanması dışında abartısızdır. Ancak metallerin bulunması ve yeni bir döneme girilmesiyle birlikte bu işi erkeklerin devraldığı düşünülür. Çünkü metal kadın değil erkek işidir. Erkek böylece yavaş yavaş kadını idealize etmeye başlar, yani gerçek kadını değil düşünü kurduğu kadını yansıtmaya başlar. Uygarlığın gelişmesi, ilk devletlerin ortaya çıkışı ve sınıfsal toplum ile beraber kadının konumu gittikçe düşmüştür Mülkiyet ilişkilerinde erkeğin güç haline geldiği bu dönemde kadın eski konumunu kaybederek tanrılık tahtını da erkeğe kaptırır ve zamanla tüm diğer her şey gibi erkeğin mülkü haline dönüşür. Böylece iyiliğin ve güzelliğin sembolü olan kadın zamanla mitolojiler ve dinlerle birlikte kötülüğün gelişiminin kaynağı olarak sunulmuştur.
Yunan mitolojisinde kadın “Pandora efsanesi”ile dünyaya kötülüğü ve felaketi getiren varlıktır. Ancak bu geri kalmışlık hiçbir zaman tek tanrılı dinlerde olduğu kadar kesin bir teslimiyete dönüşmemiştir. Havva imgesiyle birlikte kadın, erkeğin cennetten kovulmasına neden olmuştur. Tanrı ona “zahmetini ve gebeliğini çoğaltma, ağrı ile evlat doğurma ve kocasının kölesi olma” cezasını vererek ilahi adaleti yerine getirmiştir. Bu yaratılış efsanesinin Mezopotamya’daki versiyonlarında ise bir başka kadın kahraman vardır, “Lilith”. Adem’le eşit yaratılan Lilith din ve ahlak kurallarını yaratanlarca oluşturulmaya çalışılan uysal, söz dinleyen, erkeğe bağımlı, çilekeş, kanaatkar 'iyi' kadının tam tersidir.
İnançların, yaşamın her değişiminde kadına yeni bir bakışla, yeni görevler yüklenmiştir. Böylece kadın her seferinde farklı bir şekle büründürülmüştür. İlkin bereket tanrıçası olarak dolgun kalçalı, iri göğüslü, otururken ve doğururken betimlenen kadın idolü, Yunan’da güzelliğin, uyumun ölçütlerini alarak, yerini büyük heykellere bırakır. Adem’i günaha sürükleyerek cennetten kovulan Havva imgesi ile kadın çıplaklığından soyutlanarak, İsa’yı doğuran Bakire Meryem karakteri ile mavi örtülere büründürülerek kapanır. Barok ve rokoko dönemlerinde şehvet uyandırmak için tekrar çıplaklığına geri döner. Devrimler sırasında elinde bayrak ile devrim, hürriyet gibi kavramlarla özdeşleştirilirken, oryantalist temalarda ise doğunun mahrem sırlarından birine dönüşür.[1] Empresyonizmle birlikte ressamların kadın vücudu üzerindeki ışığın yansımalarını keşfetmeleriyle ideal kadın tipi yerini 20.yy sanatının temel modeli olan fahişeye bırakır. Artık kadın izleyene poz vermek durumundan sıyrılarak mekan içindeki kısıtlı hareket alanından çıkar. Fotoğraf makinesinin icadı ile kadın cinselliği çok daha rahat ve çok daha fazla sömürülen bir durum doğurur. Cinsellik pornografi sınırlarına çekilir ve bir sömürü sahası oluşturur.[2]
Özel mülkiyeti ile birlikte kadının bedenini, ruhunu da belirlemeye çalışan erkek kadını metalaştırmak için tüm yöntemleri kullanmıştır. Özellikle düşünsel ve estetik yaratı alanından kadını uzak tutmaya çalışarak bu süreci hızlandırmıştır.[3] Mitoloji de bile üretim alanında ki bu ayrımcılık göze çarpar. Heykeltıraş Pygmalion misali, erkek, kadının yaratıcısı olarak kabul edilirken, kadınlara da Arekne gibi çektikleri acıları ilmek ilmek kumaşlara dokumak kalmıştır. Kadının sanat nesnesi olmadan sanatın öznesi olma durumu çok sınırlı olmuştur. Genellikle zanaatkârlık düzeyinde yönlendirilen kadın çalışmaları, Rönesans’tan beri sanat geleneğinde önemli yer tutan figürün temel disiplini anatomiden uzaklaştırılmıştır. Kadın anatomiden uzaklaştırılınca portre ressamlığı yapmıştır. 1768’de British Royal Akademi kurucu üyeleri arasında bulunan iki kadın sanatçı Mary Moser ve Angelica Kaufmann yine aynı akademi tarafından anatomi ve figürlü çalışma etütlerine alınmamıştır. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi ise 1914 yılına kadar kadın sanatçı kabul etmemiştir. [4] Camille Claudel sanat tarihine sadece Rodin’in sevgilisi olarak geçmiştir. Olağanüstü cesur yapıtları, özgün bir imgelem gücü ve yüksek yorum taşıyan çalışmalarından biri olan “Sakountala” adlı yapıtıyla ödül kazanıp Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilen bu yaratıcı kadın ömrünün son otuz yılını akıl hastanesinde yalnızlık içerisinde geçirmiştir.[5] Bunlar dışında feminist sanatın ortaya çıkışına kadar sanatlarında başarılı olmuş ancak isimleri eril sanat tarihi tarafından hep geri bırakılmış kadın sanatçıların bazıları şunlardır:
Rosa Bonheur(1822-1899); özellikle savaş ve hayvan resimlerinde başarılı olmuştur. Erkeksi tarzı sıkça döneminde eleştirilmiştir.
Suzanne Valadon(1865-1938); Nü kadın formlarıyla çalışan ilk kadın sanatçılardandır. Resimleri, o güne değin oluşturulmuş öğretilen kadın kimliklerinin çok dışındadır.
Georgia O’keefe (1887-1968); doğa formlarıyla kadın vücudu arasında kompleks ilişkiler barındıran eserleriyle tanınır. Kadına giydirilen ve onu üretim dünyasından uzaklaştıran tüm sıfatlara karşı mücadele eder.[6]
Frida Kahlo( 1907-1954) Meksikalı sanatçının resimleri ancak 1970’lerde Feminist hareket bağlamında gündeme gelmiştir.
Görüldüğü üzere saydığımız bu kaç isim bile ancak uzun mücadelelerle sanatlarını icra edebilmişlerdir. Onların sanat tarihinde yer almaları feminist hareketle olmuştur. Estetiğin sadece nesnesi olan kadın, simgeleme yetkesi, nesneleri adlandırma yetkesi geleneksel olarak erkeğin elinde olunca simgelenen bir nesneye dönüşmüştür. Güzel sanatların yahut sanatın, edebiyatın herhangi bir dalıyla uğraşan ve bu alanlarda başat eserler veren kadınların sayılarının az oluşu, hep suçmuş ya da onun eksik etek oluşunun kanıtıymış gibi konmuştur kadının önüne.[7] Oysaki bunun suçunun kadında olmadığını Wirginia Wolf çok iyi bir şekilde dile getirmiştir: “ Shakespeare kadın olabilir miydi?” diye düşünürken aklından geçirdikleri, toplumsal cinsiyetin deneyim üzerindeki belirleyiciliği bakımından açıklayıcı niteliktedir. “Shakespeare’nin kendisi kadar zeki ve yetenekli, tiyatroyu seven Judith adlı bir kız kardeşi olsaydı, bu kadının zekası asla keşfedilmeyecekti. Her şeyden önce ağabeyi gibi bir eğitim göremeyecek, onun kitaplarını okumaya çalıştığında ise, anne ve babası tarafından bölünecek, çorapları tamir etmesi, yemek yapması vb. istenecek, kitap ve kâğıtla oynamaması tembihlenecekti. Ayrıca, Judith’in, ağabeyi gibi evden kaçıp Londra’ya giderek tiyatroda çalışmaya kalkışması, ancak bir trajedi ile sonuçlanabilirdi. Tiyatro müdürü onun bu talebiyle alay edecek, “kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapması”, “hiçbir kadın, tiyatro oyuncusu olamaz” gibi laflar geveleyerek onu aşağılayacak, oyuncu menajer ona acıyacak, Judith bu adamdan hamile kalacak ve sonunda intihar edecekti.”[8]
Modernizm ile birlikte ortaya çıkan avangard kavrayışlar, yeni sanatsal üretimler ve klasik eğitimin dışında bir eğitim anlayışı oluşturarak bu dönemde kadınların da sanat eğitimi almalarını sağlamıştır. Ancak bu öncü ideoloji bile kadın sanatçıları 15.yy loncaları ve 17–18.yy akademileri kadar marjinalleştirmekten geri kalmaz. Feminist sanat tarihçilerinin de söylediği gibi Ekspresyonizm “oğul”ların “baba”larına karşı bir başkaldırısıysa Paula Modersohn-Becker, Kathe Kollwitz ve başka kadın sanatçıların Alman dışavurumculuğuyla ilişkilerini açıklamak oldukça güç olacaktır.
Modernizm ile modern sanatın gelişimiyle bağlantılı birçok önemli resim ve bazı heykeller biçimsel ve tarzla ilgili değişimlerini kadın biçimine yapılan erotik temelli yeniliklerden almışlardır. Bu kadınlar Manet ve Picasso’nun fahişeleri, Gauguin’in ilkelleri, Matisse’nin çıplakları, Sürrealizmin nesneleridir. Renoir’den “kamışımla çiziyorum” Picasso’ya “resim yapmak, yani gerçekte aşk yapmak” kadar modern sanatçılar sanatsal yaratımı erkek cinsel enerjisiyle eşitlemişlerdir. Carol Duncan bu konuda şöyle demiştir: “Onların resimlerine bakılırsa, sanatçının özgürleşmesi, başkalarının egemenlik altına alınması anlamına gelmektedir. Onun özgürlüğü başkalarının özgür olmamasını gerektirmektedir. Bu resimlerin ima ettiği kadın-erkek ilişkisi kadınların belli erkek ilgilerinin nesnesi durumuna indirgenmesi, kurulu toplumsal düzene karşı çıkmak şöyle dursun, kapitalist toplumun temel sınıf ilişkilerinin cinsel bir düzeyde cisimleşmesi anlamına gelir.”
Suzanne Valadon’un çıplakları ile bu modernlere meydan okuması onun eleştirmenler tarafından erkek yaratıcılığına sahip bir kadın olarak tanımlanmasına yol açar. Böylelikle eleştirmenler kadın sanatçıların ancak erkeksi tarzda yaptıkları çalışmaları sanat tarihine kabul ederler.
Gauguin, Emile Zola’nin “Döl Bereketi” adlı romanında öne sürdüğü, yükselen doğurganlık kültürünü vurguladığı “anasının göğsündeki bir çocuktan daha kutsal bir yaşayan sonsuzluk imgesi, daha muhteşem bir gelişme yoktur.” sözünü resimleri ile tekrarlamıştır. Çünkü 19.yy sonunda Fransa’da kadınlar eğitimde ve çalışma yaşamında kazanımlar elde etmişlerdir. Bundan dolayı feminizme karşı yoğun bir kampanya başlatılır. Kadının birincil görevinin annelik olduğu vurgusu tekrar edilir.  Gauguin de doğal kadın bedenini yüceltirken bir yandan da onları sömürgeleştirir.
Dışavurumculukla bağlantılı kadın sanatçılardan Kathe Kollwitz Prusya Sanatlar Akademisi’ne1919’da seçilen ilk kadın sanatçıdır. Sanatçı resimlerinde modernist ideoloji ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı yansıtır. Kollwitz’in resimlerindeki kadınlar sefaletin gerçekliğini ortaya koyar. “Sefalet Portrelerinde III”te ve birçok yapıtında kendileri yeterince beslenemeyen kadınların gebeliğinin, sevinç değil acı getireceğini gösterir. Kollwitz’in tüm annelerin ortak korkusu olarak işlediği anne ve ölü çocuk teması, I.Dünya Savaşı’nda oğlunu ve II. Dünya Savaşı’nda ise torununu yitirmesiyle kendisi açısından gerçeğe dönüşür.
 Gwen John (1876-1939) ise son dönemlere kadar tanınmayan bir sanatçıdır. Onun yeniden keşfedilişi ise kardeşi Augustus John, sevgilisi Auguste Rodin ve hamisi Amerikalı koleksiyoner John Quin’le bağlantılıdır. Resimlerinde güçlü duygusal tepkiler görülen bu kadın ressam, 1904’te Rodin’e modellik yapar. Bu ilişki döneminde kendini “küçük bir ıstırap ve arzu parçası” olarak gören ressam gitgide resimden soğur.
Marie Laurencin (1885-1956) ise ünlü şair Apollinaire’nin sevgilisidir. Apollinaire, onun “kadınsı sanatı önemli bir konuma” getirdiğini iddia eder. Ama aslında bu kadın sanatçı sürrealistler için yaratıcı çiftin yeni bir imgesinden başka bir şey değildir. “Ozanı Esinleyen Müz” adlı resminde Henri Rousseau, Laurencin’i Apollinaire’nin esin perisi olarak gösterip onun sanatçı kişiliğini geri plana iter.
Modern dönemin en önemli kadın ressamlarından biri de Georgia O’Keefe’dir. 1919’da Amerika’da birlikte yaşadığı Stieglitz’in çevresindeki meslektaşları için “ Bu adamlar bana en iyi kadın ressam diyerek ağzımı kapatmak istiyorlardı. Oysa ben en iyi ressamlardan biri olduğumu düşünüyorum” diyerek sanatına olan güvenini ortaya koyar. Resimlerinde doğa biçimleriyle kadın bedeni arasındaki karmaşık çağrışım ilişkileri görülür.
19. yüzyıldan beri hiçbir sanat hareketi, kadın ve kadın yaratıcılığı fikrini 1920 ve 1930’larda sürrealistlerin yaptığı ölçüde yüceltmemiştir. Gene hiçbir modernist hareket kadın sanatçılara sürrealizmde olduğu kadar geniş bir yer vermemiştir Andre Breton Fransız hükümetinin 1919’da yaydığı “Fransa’nın kaderi ve geleceği, aileye bağlı” sloganına karşı çıkmıştır. Sonraki yıl ise kürtajın ve doğum kontrolünün savunulmasını bile yasaklayan bir yasa çıkarılır. 1924’te Birinci Sürrealist Bildirge’de Breton kendini kadınların böyle burjuva kısıtlamalardan kurtulmasına adar. 1930’larda Sürrealist harekete birçok kadın sanatçı katılır. Bunun nedeni bu hareketin anti-akademik bir tutumunun olması ve kişisel gerçekliğin egemenliğindeki bir sanatı onaylamasıdır. Ancak kadınların hemen hemen hiçbiri gerçeküstücü manifestoda yayınlanan ve gerçeküstü kuramı formüle eden iç çevrenin içinde yer alamaz. Kadınların birçoğu bu hareketten ayrılıp bağımsız çalışırlar ve en önemli eserlerini de böylece verirler.[9]

Kadınların Mücadele Tarihi
Kadınların kitle hareketi ile tarih sahnesine çıkışları 1789 Fransa Devrimi ile başlar. Kadınlar bu dönemde yurttaş olarak kabul edilme mücadelesine girerler. Tarihin ilk kadın feministi Olympe de Gouges 1791’de anayasanın kabulünden önce krala ve Marie Antoinette’ye gönderdiği kadın hakları beyannamesi ile kadınlara oy hakkı tanınmasını, erkeklere sağlanan eşit insan haklarının kadınlara da uygulanmasını talep eder. “ Mademki kadına giyotine çıkma hakkı veriliyor, öyleyse kürsüye çıkma hakkı da verilmelidir.”diyen Gouges her ikisini de yaşayarak, 1793’te yayımladığı broşür nedeniyle tutuklanıp yargılanmasından sonra giyotine götürülür.[10] 1789 devrimi ile kadınlar gazete çıkarıp, siyasi kulüpler kurup, cumhuriyet ordularında savaşmışlardır. Bu kadın hareketi diğer ülkelere de yansıyınca 1792’de Londra‘da Mary Wollenstoncraft radikal feministlerin ilk belgesini yayınlar. 1870’ler Almanyası ise kapitalizmin yarattığı kadın iş gücü ihtiyacı doğrultusunda hızla gelişerek, 1914’lü yıllarda sosyalist çizgi içerisinde feminizm konusunda en güçlü gelişen ülke olacaktır.[11]
1917 Rusya Ekim Devrimi ile kadın hakları konusundaki gelişmeler diğer ülkeleri de etkiler ve feminist hareket ivme kazanır. Kapitalizmin gelişmesi ve sanayi devrimi ile makine büyük çapta kadın emeğinin kullanılmasını mümkün kılmış ve gerektirmiştir. Yine savaşlar sırasında kadınlar her alanda çalışmak zorunda kalmışlardır. Böylece kadın hakları yavaş yavaş dünyanın gündemine gelmeye başlamıştır.

Feminizm Nedir?
Feminizm “Cinsiyetler arasında politik ekonomik ve sosyal eşitlik teorisi” ve örgütsel anlamda buna tekabül eden eylemlilik olarak da “kadınlara karşı ayrımcılık getiren kısıtlamaların kaldırılması” şeklinde tanımlanmaktadır. Ama bu tanım asla feminizmi tek başına tanımlamaya yetmez. Zaten feminizm, özellikle kesin ve genel geçer tanımlanabilecek bir terim de değildir. Ama tüm feminizmle ilgili yapılan tanımların ortak noktası, kadın öznelerin düzenli bir yapıyla ve güçle donatılması amacını merkez alan ve tarihsel olarak çeşitlilik gösteren teori ile pratik dizilerini belirtir. Ama aslında feminizm, tanımsal olmaktan öte tarihsel bir konudur. Feminist hareketler, feminizmin sınırları üzerine ısrarla tartışmalar yürütmüşlerdir. Bazıları - ilk radikal feministler- Shulamith Firestone gibi yazarların görüşlerini paylaşmışlardır. “Cinselliğin Diyalektiğinde” Firestone, kadınlığın özünde biyolojik bir durum olduğunu ve bunun da kadınlar arasında doğal bir birlik sağladığı şeklindeki anlayışı ortaya koyar. Böylece feminizm, kadınların, belli bir cinse ait olma temelinde kendi aralarında ve yine kadınlar için meydana getirdiği bir ittifak anlamını kazanır.  Öte yandan Juliet Mitchell iki öncü çalışmasında “En Uzun Devrim” ve “Kadınlar Dünyası”nda, radikal feministlerin biyolojik iddialarını reddeder. Kadın Kurtuluş Hareketi yanlıları da bu görüşe inanmaktadır. Onlar, kadınların durumunu esas olarak sosyal terimlerle açıklamaya çalışıp, kadınlar arası dayanışmayı biyolojik temelli olmaktan çok tarihsel olarak yapılanmış sayarlar. Böylelikle 1960’larda birbirinden farklı birçok feminist düşünce vardır. Radikal feministlerin, sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş hareketlerini andıran terimlerle kadınların özerkliğinden bahsettiği söylenir; sosyalist feministlerin tahlillerinin merkezinde sınıf çelişkisi ve çatışması yer alır; hem radikal hem de sosyalist feministler toplumsal düzeni tümüyle elden geçirme çabasında görünürken, liberal feministler için kadınların çoğulcu politik ve sosyal çerçevelerde eşit haklar kazanması yeterli bir istemdir. Sonrasında ise feministler başka bir tartışmaya göre kendilerini belirler. “Eşitlikçiler”ve “farlılık feminizmi” ni öne sürenler. Eşitlikçiler cinsel kimliğin ötesine bakarken, farklılık savunucuları ise cinsel kimliğe yeniden geçerlilik kazandırma eğilimindedirler ve onu harekete geçiren de kadınların acısını çektiği kimlik inkârıdır. Eşitlik anlayışı ile kadınların kadın kimliğini yitirerek erkekleştikleri düşüncesi farklılık feminizmini besler.[12]

Feminist Sanat
1960’larda dünyada savaş karşıtı hareketler ve hak elde etme çabalarının verildiği dönemde, feminist hareketin politik aktivitelerinin sanatta büyük yansımaları görülür. Kadın sanat tarihçileri ve eleştirmenler, kadını dışlayan, erkeği merkeze oturtan, sanat tarihi ve sanat enstitülerini araştırmışlardır. Kadın sanatçının yaratıcılık, cinsiyet ve kültür işleri bağlamında yürüttüğü çalışmaları içinde kadın sanatı irdelenmiştir. Sonuçta bilinen ve öğretilen tarihte kadının pasivize edildiği ortaya çıkmıştır. İlk feminist araştırmalar sanat tarihine yerleşmiş üretim kategorilerine ve erkek sanatçıları kahramanlaştıran tapınmalara karşı çıkar. Örneğin üzerinde feministlerce çok durulan modernizm süreci, yine feministlerce ağır eleştirilere uğrar.[13]
“Kadın sanatçı” terimi ise birçok kadın sanatçı tarafından reddedilse de sanat tarihi metinlerinde ezici çoğunluğun erkek sanatçılardan oluşmasına bir tepki olarak kullanılmıştır. Janet Wolf, Katy Deepwell ve Griscida Pollock yeni feminist sanat eleştirisinin önemli kişilikleri olarak sayılabilir. Sorgulamaların temelini geleneksel sanat tarihi anlayışına yöneltirler. Feministlerin sanat tarihine olan eleştirileri sonucu 1970’lerin başında geleneksel sanatın erkek kültürüne güveni azalır.
Feministler 1969’lardan başlayarak sadece bu gidişatı değil aynı zamanda kadınların sanat içerisindeki konumlarını da değiştirmek için savaşmışlardır. Feminist Teori ile sanata yeni bir içerik kazandırmak için çabalarlar. Tabii pratikte her şey o kadar kolay değildir. Örneğin sanat okullarındaki öğrencilerin çoğu kadındır, ancak hocaların hemen hemen hepsini de erkekler oluşturmaktadır. Kadınlar sergilerde hala temsil edilememektedir. Bu durum belli uzlaşmazlıklara yol açar. Bazıları kurumların kadın düşmanlığı yaparak kadınların başarılarını engellediğini düşünse de bazıları ise asıl sorunun, bu durumun kadınlar tarafından kanıksanmış olmasına bağlarlar. Bazı kesimler ise feminist sanatçıların yaratıcı yeteneklerinin sanatta yeni bir içerik yeni bir ivme sağlayacağını düşünmektedirler.
Feminizm tüm engelleri kırar. Önceleri dişil ya da kadınsı sanat kavramı çok çeşitli anlamlar ifade etmektedir. Bazılarına göre kadınlar sadece pastel resim yahut akrilik resim yapabilir ve üretilen resimler ise küçük boyutlu olup, dönemin klasik alt yapısı olan resimlerle boy ölçüşmemelidir. 19.yy’a kadar hakim olan anlayış kadınların sanattaki etkilerinin, genel uygarlığa olan etkileri ile eşdeğer olduğu düşüncesidir.
Yeni dişil sanat eski düşüncelere bir reaksiyon olarak gelişir. Feminist flama altında her kesimden kadın toplanır. Zenci kadınlar, sosyalistler, lezbiyenler. Bu kadınlar kadınların kaderlerinin toplumun kaderini de belirleyeceğine inanırlar.Feminist flama altında toplanan farklılıklar sanat galerilerine yeni bir içerik yeni bir bakış açısı, kazandırır. Artık karşımıza cesurca işlenmiş konular çıkar. Bunların bazıları deri rengi, etnik kimlik, tipik kadın hastalıkları, seks, annelik, figür, diet ve bir tabu olan aybaşı kanamasıdır.
Kadınlar yapıtlarını oluştururken geleneksel tekniklerini ve materyalleri de kullanırlar. Örneğin bazı yapıtlarda kadınların geleneksel kıyafeti ve moderniteyi bir arada işledikleri de görülür.[14]
Başından beri birçok kadın sanatçı kadının biyolojik özelliği olan rahim konusu üzerine yoğunlaşmıştır. Bunu yapmalarının nedeni, cinsel farklılığın, kadın vücudu ve ruhunu anlatmanın en iyi yolu olduğu düşüncesidir. Kadın sanatçılar geleneksel malzemelerin dışında materyal kullanmalarıyla da sanatın sorularını ve ifadelerini genişletmişlerdir. Kadın sanata kendi kişisel tecrübeleri içinde tanıştığı malzemeleri sıkça aktarır. 1970’lerin sonunda kültürel şartlar kadının vücudunu kullanmasına aracılık eder. Amerika’da kadın sanatçılar, çoğunlukla otobiyografik ve direkt kadın vücudu üzerinden çalışmalar sergilerken, Avrupa’daki kadın sanatçılar sosyolojik, psikanalatik ve karşılaştırmalı bir yol seçerler. [15]
Feministler düşüncelerine alt yapı olarak postyapısalcı teknikleri kullanarak, siyasal ve Marksist yaklaşımlara ek olarak, psikoanalizi, semiyotiği ve yapısalcılığı temel alırlar. Feministlerin psikoanaliz yaklaşımı Freud’un yaklaşımından farklıdır. Çünkü Freud’un yaklaşımı onlara göre ataerkil bir dünyaya aittir. Kadın ile erkek arasındaki fark doğal ve biyolojik olarak belirlenir. Feministlerin yaklaşımı daha çok insan doğasının sabit bir biçime dayandığını, kabul etmeyen Lacan’ın görüşlerine uygundur. Onlar erkek ya da kadın çerçevesinde tanımlanan kimlikleri sorgulamayı tercih etmişlerdir. Feminist kadın sanatçıların çalışmaları incelendiğinde kullandıkları terimler ve tepkilerin oldukça farklılık gösterdiği görülür. Eleştirmen Lucy Lippard, gizli bir kadın duyarlılığının var olabileceğini kabul etmesine rağmen, bağımsız bir kadın sanatını kuşkuyla karşılar. Lippard feminist sanatın ortak özellikleri olarak net olmayan bir “dünyalılık”, “organik imajlar”, “kavisli çizgiler” ve en çok ikna edici olarak da “merkezi odak” ile ilgili olan önerileri duyduğunu dile getirmektedir. “Merkezi odak” terimi Batı Kıyısı sanatçılarından Judy Chicago tarafından önerilmiş olup 1970’lerin başlarında vajinanın biçimlerinden mevcut sembolik anlamların düşünülmesiyle geliştirilmiş bir kavramdır. Georgia O’keffe’nin kadın kimliğini bulmak için karanlık noktaları aydınlatma çabalarına gönderme yapan Lippard, birçok kadın sanatçının kadın vücudunun metaforu olarak vajinayı kullandığını gözlemlemiştir. Lippard, bir feminist sanat yapıtının genel özellikleri olarak “bütünleştirici yoğunluk ve dokuyu, dokunma duygusu uyandıran, dairesel biçimlerin ve merkezi odağın saplantılı bir biçimde kullanılmasını ve kendisi üzerinde dönen parabolik biçimler, pembe ve pastel renklerin yoğun kullanımını” vurgulamıştır. Buna karşı çıkışlar da vardı. Örneğin Kalirfonya asıllı Lynda Benglis’in çalışmaları matematik ve teknolojik hesaplaşmayı içermektedir. Bu konuda erkeklerin yaptığı minimalist eserlerle yarışır. Amerikan kadın sanatı, 1970’lerin başlarından ortalarına kadar modernist biçim ile minimalist sanatın anti biçimciliği arasında gerginlik; erkekler üzerine yaptığı eleştiri yardımıyla sanat biçimlerini oluşturmuştur. Bazı kadın sanatçılar da Marksizmden etkilenirler. Griselda Pollock “ Sanatın üretildiği toplumların doğasının yalnızca feodal ve kapitalist değil, aynı zamanda cinsel ayrımcı ve ataerkil olduğunu” vurgular. Önemli olan Marksizm’i feminizmin kaygılarını da içerecek biçimde yeniden yorumlamaktır. Bu noktada feministlere ilişkin temel güçlük avangart kavramından doğar. Feministler avangart kavramının içeriğinin romantizmden beri erkekler tarafından doldurulduğuna vurgu yaparlar. Kavramsal sanatın ortaya çıkışı ile bu kaygı da son bulur.[16]
İlk kez Mirian Schapiro ve Judy Chicago gibi Amerikan Batı Kıyısı sanatçıları bu çıkışın öncülüğünü yapmışlardır. New York’ta Devrimde Kadın Sanatçıları (WAR) olarak bilinen grup 1969 yılında daha da büyüyerek Sanat İşçileri Koalisyonu (AWC) adını alır. Bu koalisyonu 1970’te kurulan Kadın Sanat Komitesi (WAC) izler.[17] Amerika ve İngiltere’de 1960’lardan başlayıp 1970’li yıllara kadar süren sanattaki kadın hareketleri, erkek egemen sergi ve kurumları, protesto etmek amacıyla politik birleşimler içerisine girerler. New York’da kadın sanatçılar ve eleştirmenler, New York Modern Sanatlar Müzesi’ne ve diğer sanat kurumlarına sürekli olarak baskı uygularlar. 1970 sonlarında Güney Calirfonia’da Los Angelas Kadın Sanatçılar Konseyi, Los Angelas Müzesi’ndeki  “Sanat ve Teknoloji” sergisi’ndeki kadın sanatçı katılım oranını protesto etmek için toplanır.  Kadın sanatçıların çalışmaları için bir eğitim programı talep edilir. Los Angelas Müzesi bu talebi iki önemli sergi ile cevaplandırır. İlk sergi 1972’de Los Angelas’lı dört kadın sanatçının çalışmalarından oluşmaktadır. İkinci sergi ise 1976’da Linda Nochlin ve Sutherland Horris tarafından düzenlenir. Açılım olarak ilk sergiye oranla daha çok geniş kapsamlı olan ikinci sergi 1550-1950 arası kadın sanatçıları konu almaktadır. [18] Yine bu dönemlerde eleştirmen Lucy Lippard ve sanatçı Faith Ringgold yılda bir kez açılan Whitney Sergisi’ni cinsiyet ayrımcılığı yaptıkları için protesto edip, kendi gösterilerini organize ederler ve galeri çalışmalarını kendileri yürütürler.[19] Aynı tarihlerde İngiltere’de de Amerikan kadın sanatçıların çabalarına paralel organizasyonlar gerçekleştirilmiştir. 1970’de Londra’da kurulan Kadın Sanat Grubu, 1971’de Woodstock Galerisi’nde geniş kapsamlı, kadın sanatçılardan oluşan bir sergi düzenler. Aynı tarihte Margaret Harrison çizimlerini Londra’da “İlk Solo Feminist Sergi” adıyla gösterime açar. Ancak polis tarafından kötü materyal kullandığı gerekçesiyle hemen kapatılır. Playboy’un kurucusu ve editörü Hugh Hefner’in sembolü tavşan kız, bu sergide tavşan penise çevrilmiştir.[20] 1970’lere kadar sanat tarihine getirilen eleştiriler ise, cinsiyet temeli üzerine sorgularla gerçekleşir. Bu sorgulardan en önemlisi olarak Linda Nochlin’in 1973’te yayımlanan “Niçin büyük kadın sanatçılar yok?” adlı makalesidir. Nochlin, sanat tarihinde Michelengelo ve Manet düzeyinde büyük kadın sanatçıların olmamasını, kadın sanatçıların çıkmasına engel olan eğitimin ve yapısal kurumların erkek egemen yapısına bağlamaktadır.[21] 1970’de multimedya-kavramsal sanat ve disiplinler arası çalışmalara kadın sanatçı katılım oranı artar. Kate Wolker ve Sandy Gollop posta aracılığıyla yaptıkları küçük sanat çalışmalarını geliştirerek “Feministo Sergisi”ni oluştururlar. 1974 Mayıs ayında Lucy Lippard tarafından organize edilen “Ca 7,500” Sergisi Londra’nın Earlham Caddesi’ndeki bir depoda açılır. Yirmi altı Amerikalı ve Avrupalı kadın sanatçının oluşturduğu sergi, birçok prestijli Amerikan galerisinde sergilenir. Fakat aynı sergi, Kraliyet Sanat Okulu tarafından reddedilir. Bir yıl sonra Mary Kelly, Magaret Harrison tarafından düzenlenen “ Kadın ve Çalışma” adlı sergi, Londra’da Southworkt’da bulunan metal kutu fabrikasıyla işbirliği yaparak oluşturulur.
Daha geniş kitlelere ulaşma isteği Susam Hiller ve diğerlerinin öncülüğünde doruğa ulaşır. 1973’te ve 1974’de Hiller, birçok katılımcının bir araya gelmesiyle beraber “Cadde Seromonileri” ve “Rüya Haritası” adlı performanslarını sergiler.
Daha sonra birçok kadın grubu ve sanatçı şu sorularla karşı karşıya kalırlar: “Nerelerde sergi açabilirler?” “Çalışmaları için nasıl yer bulabilirler?” Kadın sanatçılar birçok ülkede benzer kaygıları paylaşırlar. Tüm bu sorular, kadın sanatçılar tarafından galeri ve galeri dışı alternatif gösterim alanları, sanat eğitimi için de yeni oluşturulacak merkezlerin yapılanmasını sağlamıştır.[22]
1970’lerde Judy Gerowitz feminizm denince akla gelen ilk isimlerdendir. 1972’de Mirian Schopira ile birlikte Womenhouse’u (kadın evi) oluşturarak daha önce örneği görülmemiş feminist sanat projesinin ilk adımlarını atarlar.
Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Komünizm’in çöküşü, Ortadoğu’daki çalkantılar, Bosna’nın durumu vb. askeri ve politik hegemonyaya karşı yeni meydan okumalarının yaşandığı bu dönemde, tüm dünyayı tehdit altına alan AIDS salgını, kürtaj hakkı savunuları kadın üzerinde derinden etkili, sosyal iklimi değiştiren konulardır.
Tüm bu çalkantılı dönem konuları 1980-1990 yıllarında, sanatsal pratiklerin içinde yansıma bulur. Cinselliğin etnik kökeni, ırk ve cinsiyet ayrımı konularının altının kazındığı bu dönemde kadın sanatçıların ivme kazandığı görülür. Dönemin kadın sanatçıları arasında Jenifer Bartlett, Cindy Sherman, Susan Rothenberg ABD sanat ortamını etkilerler.  Ama halen 1984’te Modern Sanatlar Müzesi’nde açılan heykel ve resim sergisinde 165 sanatçıdan sadece 14’ü kadın sanatçıdır. Bu dönemde feminist teorinin çokça tartışıldığı ve büyük çeşitlilikler gösterdiği yıllardır. Kadın sanatçı sayısı her ne kadar büyük kapsamlı sergiler içerisinde görülse de çalışmalar geniş ilgi bulur. Soyut resim, enstalasyon, kolaj, çizim, heykel, fotoğraf, halk sanatı gibi çeşitli metotların izlendiği kadın sanatçı çalışmaları sanat yapımında geleneksel metotların egemenliğini kırar. Bu çalışmaların etkisi aynı zamanda post modernizm tartışmalarının şekillenmesine de katkıda bulunur. Post modernizm tanımı büyük ölçüde, modernizm geleneklerinin çok sıkı yerle bir etmek için kullanılmıştır. Feminist sanat da başlangıcından bu yana, avangard sanat olarak tarif edilen pratiklerin devamlı olarak altını çizdiğinden, post modern süreci besleyen önemli kaynaklardan biri olmuştur. Baskın kültürel yapıyı eleştirerek yıkmaya çalışan feminist sanat, modernizm terimleriyle şekillenmiştir. Bu dönem sanatçıların çalışmalarına bakıldığında mevcut kitle iletişim araçları kullanılarak ataerkil düzende yerleşik imajlara karşı büyük eleştiriler barındıran çalışmalar görülmektedir. Yerleşik kültürün dayattığı “Kadın İmajı”na karşı çıkan çalışmalar diğer azınlıkların da tartışılmasında öncü olmuştur.[23]

Sonuç:
Sanat tarihi değerlendirmelerinde cinsiyet üzerine yapılan eleştiriler geçen yüzyılın son otuz yıllık döneminde ortaya çıkmıştır. Bu değerlendirmeler ise feminist ideoloji bağlamında gelişmiştir. Feminist kadın sanatçılar ve eleştirmenlerin ana sorunu, kadın açısından sanat tarihinde göz ardı edilen yönleri sorgulamak olmuştur. Bunun yanında kadın sanatçılar ve eleştirmenler çalışmalarında topluma dayatılan iktidar ilişkilerini, dini, kapitalizmi, militarizmi, milliyetçiliği, heteroseksizmi de sorgulamışlardır.
Sanatın ilk ortaya çıktığı dönemlerden beri sanat üretimi içinde yaratıcı bir özne olarak yer alan kadının bu durumu erkek egemen ideolojiler tarafından bertaraf edilmiştir. Zamanla sanatta sadece bir konu olarak yer almaya başlayan kadının bu yer alışı ise sorunlu olmuştur. İlkçağlarda doğurganlığı, bereketi simgeleyen kadın heykelleri ile kadın figürü, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinde tanrı kavramları ile birleştirilir. Helen inanç dünyasında ise tanrıçalar dönemi Zeus’la birlikte sona erer ve Olimpos’lu tanrılar dönemi başlar. Ana Tanrıça inancı zayıflamış olsa da devam eder ve sanatta da bu tanrıçalar erkek eliyle çıplak olarak temsil edilirler. Mısır sanatında dekoratif bir öğe olarak duvar resimlerinde hiyerarşik olarak hep erkekten daha küçük olarak betimlenen kadın figürü, Roma Sanatı’nda da idealize edilmeye devam eder. İlk Hristiyan sanatında kadın vücudu bir süre görünmese de 15.yy’da Meryem tasvirleri ile tekrar karşımıza çıkar. Çıplaklık Ortaçağ’da önemini kaybeder ve sadece insanlara günahlarını anımsatmak adına kullanılır. Hristiyanlık insan bedenini günahın kaynağı olarak kabul eder ve bu özellikle kadın bedeniyle verilir. Batı resminde çıplak kadın imgelerinin kaynağı Havva’nın günahıdır. Çıplak imgeye bakmanın hazzı kötülüğe bakmanın hazzı ile bütünleştirilir böylece. Kutsal kitaplarda ve resimlerde Havva’nın Adem’i etkileme ve insanlığı felakete sürükleme gücü vurgulanır. Bu vurgu resimlerde Havva’nın daima dikey ve görsel olarak Adem ile eşit betimlenmesini sağlamıştır. Oysaki batı resminde Havva’nın günahlarının varisleri olan diğer kadınlar sürekli yatar pozisyonda ve çıplak olarak ele alınmıştır. Yatak kadının erkeğe ebedi itaatinin göstergesi olarak sembolize edilir. Rönesans’ta “uzanan çıplak” teması resimlerin ana konusu olarak kadınla bütünleştirilir. Ancak bu kadınlar mitolojideki tanrısal nitelikteki kadınlar olarak ele alınır ve izleyici ile göz teması kurmaktan kaçınır. Bu onun tanrısallığını vurgulamak adınadır. Barok dönemi ressamları, ideal kadın vücudu yerine normal, yaşayan kadınları ve onların erotik niteliklerini ön plana çıkarmıştır. Rokoko dönemi ile kadın resimlerinde aşırı bir erotizm görülür. 19 yy. Batı tarihinde cinsel yasaklamalarla her türlü kapalılığın olduğu bir dönemdir. Sanatçılar bunun için yeni bir formül bulurlar. Doğu dünyasının harem ve hamam sahneleri ve odalıkları kadın üzerinden yürütülen erotizm istemine bir çözüm olur. Batılı ressamlar için oryantalist resimlerdeki harem sahneleri alıcıların bastırılmış özlemlerini tatmin eden bir araçtır. Bu sahnelerin Hristiyan toplumuna ait olmadığı vurgusu ile de hem sanatçı hem de alıcı kendini vicdani sorumluluktan kurtarmış olur. 19. yy’ın sonlarına doğru kadın imgesinin ele alınışında bazı değişimler görülür. Uzanan çıplak kadın tanrısallıktan soyutlanarak fahişe kadına, izleyici ise müşteri konumuna dönüştürülür. Devrimler dönemi ile kadın, devrimin, ilerlemenin kaynağı ve sembolü olarak görülür. Tüm bu tarihsel kesitler içinde sanat alanında bir nesne olarak ele alınan ve sürekli egemen zihniyetin belirlemelerine göre değişim geçiren kadın imgesi 20.yy’da ortaya çıkan kadın hareketleriyle birlikte kadınlar tarafından özüne dönüştürülmüştür. Kadın artık erkeğin olmasını istediği, hayalini kurduğu bir varlık değil, kendisini nasıl hissediyorsa öyledir. 1970’li yıllarla birlikte gelişmeye başlayan, toplumsal cinsiyet politikalarına karşı bir politik mücadele tarzı olan feminizm tüm bu durumları sorgulamıştır. Kadın sanatçılar eserlerinde yalnızca ezilen, şiddet gören kadınları işlemekle kalmamış kendi kadınlık durumlarını en uç noktasına kadar cesurca ele almaya başlamışlardır. Günümüzde de devam eden bu çabalarla gittikçe daha çok kadın sanatsal üretim içerisinde yer alarak çarpıcı eserler üretmekte ve sayıları gittikçe artan kadın araştırmacılar, sanat tarihçileri ve eleştirmenler tarafından sanat tarihi yeniden okunmakta ve yeniden yazılmaktadır.

Güler Y. İnce








Bu yazı DİPNOT DERGİSİ “TOPLUMSAL CİNSİYET ve FEMİNİZM” sayısında yayınlanmıştır.
3 Aylık Sosyal Bilim Dergisi
Sayı: 7/2011 Ekim-Kasım-Aralık

Lütfen kaynak gösterirken derginin adını kullanınız.




[1] Arzu Paten, Çağdaş Türk Sanatında Kadın Sanatçıların Etkisi-  Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2003,s.16
[2] Arzu Paten, a.g.k. s.19
[3] Gülseli İnal, “ Casus Yarışı”, rh+ Sanat Dergisi, S.9,Mart/Nisan,2004,s.32
[4] Whitney Chadwick, Women, Art and Society, New York, Galery New York 2000, s.12
[5] Gülseli İnal, a.g.m, s.33
[6] Whitney Chadwick, a.g.k. s.282
[7] Aylin Kılıç, “Yaratan Kadın, Toplumsal Değerler ve Başkaldırı”, rh+sanat Dergisi, S.38, Mart 2007,s.53
[8] Leyla Şimşek, Feminist Yorum Stratejileriyle Halk Anlatıcıları ve Günümüz Popüler Anlatılarına Yönelik Bir İnceleme-MSGSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı Genel Sosyoloji ve Metodoloji Programı, Doktora Tezi, İstanbul 2004,s.33
[9] Whitney Chadwick, “Bağımsızlar”, Sanat Dünyamız Üç Aylık Kültür Dergisi/ “Modern Zamanlarda Kadın” Sayısı, S.63, Yaz 1996, YKY, s.169-188
[10] Şirin Tekeli, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul,1985,s.69
[11] Şirin Tekeli, a.g.k. s.73
[12] Yasmine Ergas, “1970’lerde Feminizm”, Sanat Dünyamız Dergisi, S.63,s.191
[13] Arzu Parten, a.g.k., s.23
[14] Frances Borzello, Ihre Eigene Welt/ Frauen in der Kunstgeschicte, Gerstenberg Verlag, 2000, s.198-201
[15] Arzu Parten, a.g.k., s.36
[16] Çiçek Kumral, “Feminist Sanat Tarihinin Temelleri”, Türkiye’de Sanat Dergisi, Mayıs/Ağustos 2002, S.54, s.49
[17] Çiçek Kumral, a.g.m, s.46
[18]Arzu Parten, a.g.k. s.33
[19] Çiçek Kumral, a.g.m. s.46
[20] Whitney Chadwick,  Women, Art and Society, s.358
[21] Çiçek Kumral, a.g.m. s.46
[22] Arzu Parten, a.g.k., s.34
[23] Arzu Parten, ag.k. s.39

ERKEKLERİN “MUSE” LERİ KADINLAR

ERKEKLERİN “MUSE” LERİ KADINLAR

 “Bir şiir ya da dizedeki güzellik sınırlıysa onu daha güzelleştirmek, gerekli ve doğru olmadığı gibi, kolay da değildir… Yoksa şiir, fazla boyalı bir rüküş kadına döner. Ve o şiir olmaktan çıkar. Tersine, şiir güzelken siz çirkin çevirmişseniz, o zaman da –ihanetten başka- bir beceriksizlik, bilgisizlik ve zevksizlik söz konusu olur...”  
Türk Dil Kurumu çeviri ödülü sahibi Hüseyin Demirhan’ın bir huzur evinde ölümünden sonra, daha önce yayımlandığı halde bir türlü tamamlanmadığı hissiyle üzerinde çalıştığı “Elsa’nın Gözleri” son haliyle geçtiğimiz aylarda, Kırmızı Yayınlarından çıkarak okuyucuyla buluştu. Üzerinde bu kadar çalışılan bir çeviri olmasının yanı sıra, üzerinde çok konuşulan bir aşkın şiire dönüşümüdür “Elsa’nın Gözleri”




 “Öyle derin ki gözlerin içmeye eğilince
 Yansıdığını gördüm orda tüm güneşlerin
 Oraya sığınışını bütün ümitsizlerin
             Öyle derin ki belleğim kayboldu içlerinde”

Peki, Aragon’un bu güzel dizeleriyle seslendiği kadın Elsa Triolet kimdir? Yalnız güzel gözlerine şairlerin aşk şiirleri yazdıkları bir kadın mı, yoksa yazdığı romanlarla hak ettiği değere ulaşamamış bir yazar mı?
Sanat ve edebiyat tarihinde kimi zaman yağlıboya bir tabloda hayranlıkla kendilerini seyrettiğimiz, kimi zaman gözlerine yazılan şiirleri okuduğumuz ve böylelikle tanıdığımız, sanatçıların ve ozanların muse’leri (esin perisi) kadınlar vardır. O kadınlar ki sanat ve edebiyat tarihinde sevgililerine ilham kaynağı oldukları için çok önemlidirler. Ama bazı kadınlar da vardır ki,  kendileri de birer sanatçı oldukları halde hep sevgililerinin ve sevgilerinin gölgesinde kalmaya mahkum edilmişlerdir.
Bunlardan heykeltıraş Camille Claudel’ın yaratıcı dehası, o bir akıl hastanesinde ölüme terkedildikten yıllar sonra fark edilmiştir. Ünlü heykeltıraş Rodin ile yaşadığı aşk ve onun bir kadın sanatçı olarak yaşadığı ızdırap, yaşamöyküsünü anlatan kitap ve film sayesinde artık birçok kimse tarafından bilinmektedir.
 Camille ile aynı kaderi paylaşan Gwen John’un keşfedilişi ise kardeşi Augustus John, sevgilisi Auguste Rodin’le bağlantılı olmuştur. Resimlerinde güçlü duygusal tepkiler görülen John, 1904’te Rodin’e modellik yapar ve onun sevgilisi olur. Bu ilişki döneminde kendini “küçük bir ıstırap ve arzu parçası” olarak gören ressam sonrasında resimden soğur ve fırçayı bırakır.
Marie Laurencin ise şair Apollinaire’nin sevgilisidir. Apollinaire onun “kadınsı sanatı önemli bir konuma” getirdiğini söyler. Ama aslında Laurencin, sürralistler için Henri Rousseau’nun, “Ozanı Esinleyen Müz” adlı resminde olduğu gibi sadece Apollinaire’nin esin perisidir. Apollinaire “Alkol” ve “Epigramme'lar”daki şiirlerin birçoğunu Marie Laurencin için yazar. Picasso’nun yapıtlarını oldukça beğendiği bir ressam olmasına rağmen Marie Laurencin hala birçokları için Apollinaire’nin şiirlerine bir dönem konu olmuş bir kadından başkası değildir.
Elsa Triolet ise, 1896 yılında Moskova’da doğar. Moskova Mimari Akademisini bitirir. Şiiri çok seven Elsa henüz lise yıllarında genç bir kızken, o dönemler kimse tarafından tanınmayan Rus ozan Vladimir Mayakovski’yle tanışır. Kendisini sürekli evinde ziyaret eden Mayakovski’yle ilişkileri, Mayakovski’yi 1915’te ablası ile tanıştırana kadar sürer. Mayakosvki Lili Brik’e ölümüne dek bağlanınca, Elsa büyük aşkını kaybeder. Elsa o dönemlerde Mayakovski’ye yazdığı mektuplarda duygularını şöyle dile getirir:
“Gönül işlerim hep eskisi gibi: benim sevdiğim beni sevmiyor ya da tersi. Bu durumun değişeceğine yönelik hiç ümidim kalmadı, ama önemli değil.”
            Tüm olanlara rağmen Mayakovski ve ablası Lili’ye olan bağlılığını sürdüren Elsa o dönem Rusya’da bulunan Fransız subay Andre Triolet ile evlenerek Fransa’ya yerleşir. Bu evlilik belki de onun yaşadığı acıdan, Mayakovski’den, Lili’den kaçışıdır. Ama Elsa bir türlü mutlu olamaz ve Triolet’ten boşanır. Bu dönem Mayakovski’nin şiirlerini, oyunlarını Fransızcaya çevirir. Şairin Paris gezilerinde ona eşlik eder ve tercümanlık yapar. 1920 yılında Tahiti'ye yaptığı seyahati mektuplarla, arkadaşı Victor Shklovsky'ye yazınca, Shklovsky bu mektupları Maksim Gorki'ye gösterir. Gorki mektupların sahibinin yazarlığı düşünmesi gerektiğini söyler. Böylece Elsa’nın yazarlık serüveni başlar.1925’te bu mektupları temel alarak yazdığı kitabı yayımlanır.
Elsa 1928’de sürrealist akımın önemli şairlerinden biri olan Louis Aragon ile tanışarak evlenen Elsa, “Tarih bize birer şair reva gördü” sözlerini kendisi ve ablası için söylemiştir. Artık o Aragon’un şiirlerinin ana temasıdır. Aragon'u Fransız Komünist Partisine girmesi konusunda etkiler ve beraber Fransız anti-faşist hareketinde görev alırlar. Elsa, Aragon’u Rus edebiyatı ile tanıştırarak, onun şiirlerinde yeni anlatım olanaklarına kavuşmasını sağlarken, kendisi de yazmaya devam eder. Alman işgali sırasında, 1943'te yayınlanan “Beyaz At” adlı romanı, büyük beğeniyle karşılanır.1944’te Fransız edebiyatının en önemli ödülü olan Goncourt ödülünü “Yırtılmış Çuha 200 Frank Eder” romanıyla alır. “Dağ Çileği” adlı romanlaştırılmış otobiyografisi, “Avinyon Aşıkları”  “Şeftali Ağacı Altına Gömülmüş Defterler” hikayeleri savaş yılları Fransa’sını tasvir eder. “Mahrem Yazıları”, kendi yaşamından kesitler sunar.
Çehov’un oyunlarını Fransızca’ya çevirir. “Gün Doğarken Bülbül Susar” adlı son romanında büyük ölçüde kendini ve ölümünü tasvir eder. Romanında yaşamının sonuna geldiğinin bilinciyle, kendi kendisiyle ve belli dönemlerde yaşamını paylaştığı insanlarla hesaplaşmaktır. Elsa 1970 yılında ölür. Ölümünden sonra söylenenlere göre Aragon onun çekmecelerini boşaltırken Elsa’ya aşık olan erkeklerin adlarının yazılı olduğu bir liste bulur ve ölümüne dek Elsa’nın kendisini aldatmış olabileceği düşüncesiyle yaşar. Aragon Elsa’nın yanına, evlerinin bahçesindeki asırlık bir ağacın dibine gömülür. Elsa’nın romanından alınan mezar taşı üzerindeki şu sözleri ise onu bu noktada suçlayanlara belki de en iyi cevaptır:

“Ölüler savunmasızdır. Ama ümit ediyoruz ki kitaplarımız bizi savunacak.”
                 
  GÜLER İNCE
           
11 Ocak 2010 tarihli Günlük gazetesinde yayınlanmıştır.



PİNA BAUSH’LA BİR NEFES

                                                                 
                                     PİNA BAUSH’LA BİR NEFES

Geleceğin dansçısını betimleyen Isadora Duncan, bu dansçının kadına yüklenen klasik imgelerden uzakta dans edeceğini söyler. Ona göre geleceğin dansçısı sadece kadın olarak dans edecektir ve kadının özgürlüğünü danslaştıracaktır. Bu belirlemeyi daha 1903’te yapan Duncan’ı haklı çıkaracak kişi ise yaklaşık altmış yıl sonra Pina Baush olur.
            1940 Almanya doğumlu olan Pina Baush dansa 15 yaşındayken, Alman dışavurumcu dans akımının kurucularından ve dönemin en etkili koreograflarından biri olan Kurt Jooss'un yönetimindeki Folkwang Akademi'de başlar. Bu dönemde Almanya’da anlatım dansı olarak bilinen Alman modern dans akımı talep görmemektedir. Çünkü Naziler anlatım dansını kendilerine mal etmişlerdir. Genelde modern sanata ve akımlarına dejenere sanat damgasını vuran Nazi iktidarı modern dansa, kendi gösterimlerinde kullanmak üzere destek sunmuştur. Böylece bu dans, sanatsal değerini yitirerek, gelişimini durdurur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Batı Almanya’da bu nedenle bale yükselişe geçer ve modern danslar daha az kabul görür. Bu dönemde Batı Almanya’da baleye alternatif arayan dansçıların gittikleri okul Folkwang Akademi’dir ve buraya devam eden az sayıdaki öğrencilerden biri Pina Baush’tur.
            Pina Baush 1960’da mezun olduktan sonra New York’taki Julliard School’da öğrenim görmek üzere burs kazanır. Burada çeşitli topluluklarda dans eder. 1960’larda modern dans Almanya’da “tanztheater”(dans tiyatrosu) adıyla yeniden ortaya çıkar. Baush da New York’dan döndükten sonra hocası Joss’un topluluğunda solo dansçı olarak yer alır. 1968 yılında ilk koreografisini yapar, ertesi yıl Jooss'un ardından topluluğun sanat yönetmeni olur. 1972’de ise Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğunu kurarak topluluğun sanat yönetmeni ve koreografı olur.

            Wuppertal Dans Tiyatrosu, ülke dışında, ülke içinden iki kat daha fazla gösteri yapmasıyla Alman toplulukları arasında farklı bir yere sahiptir. Topluluk kendini, repertuvar tiyatrosunun yerel izleyicisinin talepleriyle sınırlandırmaz. Topluluk tüm dünyada düzenli turne programları yapar.
            Geçtiğimiz yazın 30 Haziran’ında aniden yaşamını yitiren, 20.yüzyıl dans tiyatrosunun öncülerinden Pina Baush’un ölümü Michael Jackson’ın ölümüyle aynı döneme denk gelse de onun kadar ses getirmedi. Ancak dünya çok önemli bir sanatçısını kaybetti.
Pine Baush’un dans tiyatrosunda toplumsal eleştiriler vardır. Anlatımı, biçimden üstün tutmakla beraber, anlatım dansında görülen yoksul tiyatro izlerinin tersine görsel olarak zengin prodüksiyonlar görülür. Danslarında kadın psikolojisinin toplumsal nedenlerini sorgulayarak, kadın erkek ilişkilerine yer verir. Baush’un eserlerinde kadınlara özgü bakış açısıyla, feminist alt metinler görülür. Gerçeküstü nitelikte kısa diyaloglardan oluşan eserlerinde, tekrarlar da önemli yer tutar. Görsellik sadece dansın olağanüstülüğünde değildir, dev dekorlar ve temaya uygun kostümler de görselliği zenginleştirir. Kentler üzerine koreografiler kuran sanatçı İKSV’nin davetlisi olarak 2003 yılında geldiği İstanbul için de “Nefes” adlı gösterimi hazırlamıştı.
            Bu gösterimin sahne arkası ve hazırlıkları özel bir izinle, yönetmen Hüseyin Karabey tarafından çekildi. “Gitmek” adlı filmi ile kendinden söz ettiren yönetmenin ünlü dansçının çalışmalarına olan tanıklığı ise oldukça etkileyici bir belgesele dönüştü. 2005 yapımı “Pina Baush’la Bir Nefes” isimli belgesel Yurt içi ve yurtdışında birçok festivale katıldı. Bu belgesel bu hafta bir kez de Seyr-î Mesel Sanat Atölyesi’nin her cumartesi günü gerçekleştirdiği film günlerinde gösterilecek. Pina Baush’un dans tiyatrosunu hiç izlememiş olanlar, bu belgeseli izledikten sonra ne çok şey kaçırmış olduklarını anlayacaklar. Ünlü sanatçının çalışma tarzını, dansçıların performansını Hüseyin Karabey’in kamerası ile göreceğimiz bu belgesel 7 Kasım cumartesi saat 19.30’da yönetmenin katılımıyla gerçekleştirilecek.
                                                                                           
    GÜLER İNCE

Bu yazı 7 Kasım 2009 tarihli Günlük gazetesinde yayınlanmıştır.


Kaynakça:  Susan A.Mannig-Melissa Benson/Folklora Doğru /Dans, Müzik, Kültür 60 (Ekim 1990)       Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü

28 Haziran 2013 Cuma

YERDEN ÇOK YÜKSEKTE YAŞAYAN FİGÜRLER...CHAGALL...

Yerden çok yüksekte yaşayan figürler… Chagall…

Les Mariés de la Tour Eiffel (1938)

Chagall'ın resimlerindeki aşıklar gibi akıyoruz
Çevremiz gökyüzü ve mavi kasaba
Bu çiçekleri bir düğün giysisi için tutarak
Yerden çok yüksekte yaşıyoruz”


Bu sözler, 2006'da The Weepies grubunun “Painting by Chagall" adlı şarkısının sözleridir. Chagall’ın resimlerini çok güzel bir şekilde dile getiren bu şarkıdaki “uçan aşıkları” “düğünleri” “mavi kasabaları” görmek istiyorsanız Pera Müzesi’nde 24 Ocak 2010’a dek açık kalacak olan “Chagall: Yaşam ve Aşk ” başlıklı sergiyi ziyaret etmenizi öneririm. Küratörlüğünü Meira Perry-Lehmann’ın yaptığı sergide, sanatçının baskı, desen ve resimlerinden oluşan 160 eser yer alıyor.
Marc Chagall, 1887 yılında Rusya’da Vitebsk kasabası yakınlarında doğar. Yahudi olan ve asıl ismi Meshe Shagal olan ressam yoksul, kalabalık bir aileye sahiptir. Geleneklerine bağlı, sinagoga giden, balıkçı babasına işlerinde yardım eden duygusal bir çocukluk geçiren Chagall, bu dönem Yahudilerin sosyal ve kültürel yaşamlarını da gözlemler.1906 yılında yerel bir ressamın yanında çalışarak resme başlar. Daha sonra sanat eğitimi almak için St.Petersburg’a gider. Burada dönemin avangard resim okulu Zvantseva’ya bir süre devam eder. O yıllarda şehir Yahudilerin özel izinle kalabildikleri bir yerdir. Bu yüzden hapse girer. 1909 yılında gelecekteki eşi ve birçok resmine ilham kaynağı olan Bella ile tanışır. Her türlü zorluğa rağmen St.Petersburg’da 1910 yılına kadar kalan sanatçı, daha sonra dönemin sanat merkezi olan Paris’teki Montparnesse’ye gider. Paris’te Fovistlerin etkisiyle güçlü bir renk tekniği kazanır. Picasso onun ‘Matisse’den sonra renk duygusuna ve yüceliğine sahip tek sanatçı olduğunu’ belirtir. Chagall 1911’de Léger, Delanuay, Gleizes ve Modigliani gibi ressamlarla arkadaş olur.1911 ve 1912 yıllarında Paris’te sergiler açar. Maddi açıdan sıkıntılı dönemler geçirdiği için daha ucuz olan La Ruche’de bir atölyeye taşınır. Chagall’ın resimlerini“doğaüstü” diye tanımlayan Apollinaire ve Wladen 1914’de onun için Berlin’de bir sergi düzenlerler. Bu ilk kişisel sergisi büyük ilgi görür ve Alman Dışavurumculuğun başlangıcı olarak kabul edilir. Savaş çıktıktan sonra Vitebsk’e dönen ressam Bella ile evlenir. Çiftin İda adını verdikleri bir kızları dünyayı gelir. Bu tarihten sonra mutlu aşıklar konusu resimlerindeki ana tema olur. Rusya’da devrimin birinci yılında tüm sanatçıları kenti dekore etmeye çağırır. Yine aynı yıl Sovyet Kültür Bakanlığı, ressama Vitebsk bölgesinden sorumlu görevli ünvanını verir. Chagall burada Modern Sanatlar Müzesi ve Sanat Okulu’nu kurar. Ancak 1921’de ilan edilen “yeni ekonomi politikası” ile kültür politikası da değişir. O zamana kadar devrimci sayılan sanatçılar ve eserleri “biçimcilikle” suçlanır. Sanat propaganda aracı haline gelir ve Rusya kendine özgü oluşturduğu kültür politikası ile Batı’ya kapılarını kapatır. Birçok sanatçı bu anlayışı kabul etmeyerek Rusya’dan ayrılır. Chagall da 1923’te eşi ile Paris’e geri döner. 1931 yılında Tel Aviv Sanat Müzesi’nin açılışı için ilk kez İsrail’i ziyaret eder.1933’de Basel’de retrospektif sergiler açan Chagall’ın 59 çalışması Naziler tarafından karalamak amacıyla ‘Dejenere Sanat’ adı altında gösterilir. İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da zor günler geçiren diğer ressamlar gibi o da Amerika’ya gider. 1944’de çok sevdiği karısı Bella’nın ölümüyle hayatı zorlaşır. Fransa’ya döndüğünde ”Irkçılıkla mücadele” yürüten bir örgütün kuruluşunda yer alır. Virginia Haggard'la tanışır ve David isimli bir oğlu olur. Aynı günlerde, Chagall, tiyatro komisyonundan finansal destek alır ve resimlerinde renklerin özgür ve hayat dolu kullanımını keşfeder. Sanatçı 1952’de Valentina Brodsky ile ikinci evliliğini yapar.  Chagall hayattayken eserleri Louvre Müzesi’nde sergilenen nadir sanatçılardandır. Marc Chagall, 1985'te Fransa'da ölür.
Basit, çok çocuklu ama mutlu bir ailede yetişen sanatçının çocukluk ve memleket anılarından oluşan hayal dünyası yapıtlarına yansır. Resimlerinin çocukluğundan çıkagelen imgeler üzerine odaklanması tüm sanat hayatı boyunca kendisini yönlendirecek sanatsal motivasyonu sağlar. Paris’te kaldığı yıllarda güçlü ve açık renkler kullanarak dünyayı bir düşler ülkesine dönüştürür. Tablolarında fantazi, nostalji, dinsel simgeler birbirleriyle kaynaşırlar. Chagall’ın yapıtlarında ekspresyonist, kübist, naif-sürrealist akımların birleşik etkileri görülür. Resimlerinde mavi, pembe, yeşil ve soluk kırmızı renkler kullanmıştır. Chagall’ın sanatı tümüyle şiirsel ve rüyasal özellikler gösterir. Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları arasındadır. Resimlerinde sıkça görülen Viebsk evleri, memleketine olan özlemini yansıtırken; kemancı figürü yine Viebsk’teki yaşamının bir simgesidir. Klezmer kavimi içerisinde büyüyen Chagall keman ile çocuk yaşta tanışır. Burada doğum, ölüm, düğün gibi önemli günlerde keman çalınmaktadır. Bundan dolayı Musevi Oda Tiyatrosu için resmettiği tablolarında Musevi hayatını ele alırken mutlaka içine bir kemancı koyar. Derin bir tarihe, kültüre ve sorumluluğa sahip olan Klezmer Müziği ancak bu kadar zengin Chagall’ın resimlerinde tanımlanabilir. Genelde uçar şekilde görülen “ringa balığı” sanatçının babasına ve çocukluğuna bir göndermedir. Resimlerindeki birçok hayvana da bir takım anlamlar yüklenmektedir. Chagall’ın Nazilerin güçlenmesinden duyduğu korku, sanatına yansımış ve Yahudi şehitlerinin ve göçmenlerini resmetmesine sebep olmuştur.
Sanatçı hayallerinden yeni bir gerçek oluşturur. Masal anlatıcılarının sözle yaptıklarını Chagall renk ve biçimle yapar. Doğayı taklit etmek yerine onu değiştirir; istediği gibi düzenler, renkleri serbest bir şekilde kullanır. Çocukların hayal dünyalarında olduğu gibi Chagall’ın fantastik ülkesinde de yüzün rengi mavi, yeşil, kırmızı olabilir. İnekler uçabilir, eşekler keman çalabilir. Sevgililer mutluluktan uçabilir. Bir hayvanın başı diğer bir hayvanın vücuduyla birleşebilir. İnsanlar çaldıklar enstrümanla tek bir vücut resmedilir. Sanatçı iç dünyasının derinliklerinde yatan yaşanmış deneyimlerinden ve geçmişten gelen görüntüleri şimdiki zamanla karıştırıp olağanüstü bir atmosfer oluşturur. Yaşadığı andan ve çocukluk günlerinden kalan dinsel imgelerin birlikteliğini duygularını da katarak içtenlikle ve özlemle ifade eder. Bu sınır tanımaz özgürlüğü onun herhangi bir akım içine girmesini engellemiştir.


 Güler İnce
Bu yazı 2 Kasım 2009 tarihli Günlük gazetesinde yayınlanmıştır.

SANAT, KADIN VE CANAN ŞENOL...


      

             


Sanat, kadın ve Canan Şenol...
Feminist sanatçı Canan Şenol, Bienal’deki “Çeşme” ve “İbretnuma” adlı işlerinde yine sözünü esirgemiyor.

Bienal, çeşitli sergiler ve sanatsal etkinlikleriyle dolu bir Sonbaharı yarıladı İstanbul. Bu etkinlikler içinde en çok tartışılanı ise her dönem olduğu gibi bienaldi. Bienalin küratörleri, kavramsal çerçevesi, sponsorları tartışıladursun biz bu tartışmalardan uzakta, işleri Bienalde Antrepo No.3’te sergilenen; Türkiye’de oldukça cesur işlere imza atan, feminist sanatçı olduğunu her fırsatta dile getiren Canan Şenol’la konuştuk.

 -Bienale “Çeşme” ve “İbretnuma”adlı işlerinizle katıldınız. “Çeşme” de Marcel Duchamp’ın ve Bruce Nauman’ın “Çeşme” adlı işlerine gönderme yapıyorsunuz. Feminist bakış açısıyla onların işlerini olumsuzlayarak, işinizde öne çıkardığınız noktalar neler?
Çeşme, doğum sonrası gerçekleştirdiğim; yaşamın kaynağı olarak kadın bedenini işaret ettiğim bir video çalışması. O dönemler bebeğimi emzirirken gerçekten de kendimi bir çeşme gibi hissediyordum. Doğurganlığa tanıklık ettiğim bu süreç işime de yansıdı. Ama tabi batılı eril sanata da bir gönderme var. Sanat tarihinde üretilmiş birçok aynı adlı iş, bu anlamda eril bir bakış açısı ile üretilirken, beden sıvılarına da işaret ediyor. “Çeşme” bu alana feminist bakış açısı ile bir cevap. Sanat tarihindeki kadın arzu nesnesi ya da kutsal anne imgesi üzerinden tasvir edilir. Mekanik bir görüntüye sahip olan ve sürekli damlayan çeşme görünümündeki meme, kadın bedenini arzu nesnesi olmaktan çıkarıyor. Klişeleşmiş fedakâr anne imgesini de yok etme niyetiyle memeyi, bedenden ayırıp bu imgeyi kırıyorum.
—Bienalde en kalabalık izlenen çalışma animasyon videonuz, “İbretnuma”ydı. Bunu masalsı diline mi, yoksa anlatılan öyküye mi bağlıyorsunuz?
Öncelikle samimi olmasına bağlıyorum. Herkesin bildiği ama dile getirilmeyen ve çoğumuzun özel yaşamından kesitler sunan bir ayna vazifesi taşıyor. Elbette masalsı olması da izlenirliğini genişletiyor. Videoda, hayallerinde bile kendi olamayan bir kadın görülüyor. Bu video ile bir sistem tanımı yapıyorum. Tüm iktidar alanlarının bir yaptırım gücü var kadının özel hayatında. Aile, devlet, toplum, din. Sistem bireyleri normalleştirerek kontrol altına alırken, kontrol altına alamadıklarını önce dışlıyor, sonra yaptırım uyguluyor. Anne bunu biliyor, kızından sistemin tanımladığı şekilde bir iktidar alanında oynamasını istiyor.
—Yıllardır feminist bir konumda, toplumsal iktidar ve kadın bedeni arasındaki ilişki üzerine işler üretiyorsunuz. Cinsiyet, feminist sanatın tek teması mı?
Sadece cinsiyetçiliğe değil, her türlü yerleşik ideolojiye, ayrımcılığa, ırkçılığa, militarizme karşı olmadığı sürece bir kadın hareketini feminist olarak tanımlamak mümkün değildir. Kendini feminist sanatçı olarak tanımlayan biri bu duyarlılıkla üretmeli. Bununla beraber antimilitarizmle ilgili bir yapıtı, feminist bir sanatçı üretti diye “feminist sanat” içinde değerlendirilemez. Sanatçının, yapıtı üzerinden tanım yapması yerine belirlediği konum üzerinden tanımını yapması, buradaki karışıklığı önleyebilir.
—Önemli feminist sanatçılardan Judy Chicago kadınların önce erkeklerin sanatını taklit ettiklerini sonra kendi formlarını keşfettiklerini söyler. Sizde de böyle mi gelişti?
Açıkçası bizim kuşak sanat eğitimi alırken sanat yapıtlarını doğrudan izleme, gündemi takip etme şansına sahip değildi. Bu anlamda aydınlanmamız bienallerle oldu. Ben bu konuda eril bir sanatın taklitçiliğinden çok, batılı bir sanatın taklitçiliği ile başladığımı söyleyebilirim. Elbette bu taklitçilik bilinçli değildi, farkına varmadan hafızaya yerleşmiş, öğrenilen bir şeydi. Var olan üretimleri kritik etmeye başladığımda, kendi formlarımı keşfettim. Bu keşif hala sürüyor.
—İşlerinizin çoğunda bedeninizi kullanıyor, soyunuyorsunuz. Kadınların cinselliklerinden utandıkları bir ülkede bu zor olmuyor mu?
 Toplumsal cinsiyet üzerine işler üreten bir sanatçı için beden kullanımı kaçınılmaz. Bedenim bir sanat malzemesi, dolayısıyla sınırlar getiremem. Bu örtünmeye de tekabül edebilir, soyunmaya da. İkisi içinde olumlu ve olumsuz tepkiler alıyorum. Bazen bedeni kullanmaktan, bazen içeriğinin politik olmasından dolayı maille, telefonla ürkütücü tacizlere maruz kalabiliyorum. En çirkini sanırım politik olarak uyuşmayan birinin, bedenime ya da cinselliğime saldırıda bulunması. Bunlar göze alınan riskler ve bir şekilde bedeli ödeniyor.
—“Hicap” çalışmanızda, Adnan Çoker’in sergisine başörtüsüyle katıldığınız performansınızda başörtüsünü desteklediğiniz yönünde suçlandınız. Yanlış mı anlaşıldınız?
Bu işleri, kadın bedeninin siyasetten ekonomiye kadar her alanda bir araç olarak kullanılmasıyla alakalı olarak üretmiştim. Türkiye modernizmi inşa sürecini “surete” çeki düzen verme üzerinden gerçekleştirdi ve bunu kadın bedeni üzerinden yaptı. Şimdi de muhafazakârlık ve laiklik kavramları altında kadın sureti üzerinden iktidar kavgası sürüyor. Bu tüm dünyada yaşanıyor. Batı doğuyu işgale yeltenirken çarşaflı kadın imgesinden yola çıkıyor, doğu batıyı eleştirirken çıplak kadın imgesine saldırıyor. Tüketim mekanizmaları yine kadın bedeni üzerinden ekonomisini güçlendiriyor. Bu anlamda başörtüsünü desteklemekle suçluyorlarsa beni, haklı olduklarını söylemeliyim. Mini etekli bir kadının cinsel tahrik nesnesi haline gelmesini nasıl eleştiriyorsam, başörtülü kadının da siyasi bir tahrik nesnesi haline gelmesine karşıyım.
—Sonraki hedefleriniz, projeleriniz neler?
Hedefim elbette her ürettiğim yapıt ile bir öncekini aşmak. Projelere gelince, 21 Ocak’ta Galeri Xist’de kişisel sergim açılacak. Bir de, yeni bir video masal kurgulanmayı bekliyor.

Güler İnce
Bu röportaj 25 Ekim 2009 tarihli Radikal İki’de yayınlanmıştır.




http://www.radikal.com.tr/radikal2/sanat_kadin_ve_canan_senol-960793
resim için:   http://11b.iksv.org/sanatcilar.asp?sid=61